30 Kasım 2011
Sana Üstadını anlatayım mı sayın Erdoğan...
Sayın Erdoğan, ben sizleri iyi tanırım.
Sizler 80 yıldır “kin yiyip nefret kusuyorsunuz.” Kaynağı olmayan uydurma tarih kitaplarından ve yabancı istihbaratların merdiven altı üretimi olan zehirli gıdalarından “tarih” diye besleniyorsunuz.
Sizin beslendiğiniz fısıltı tarihi, “Atatürk’ü toprak bile kabul etmedi, karnı patladı, o yüzden üzerine binlerce ton ağırlık kondu” diye anlatır. Hepiniz bu kepaze iftiraya inanırsınız. Çünkü inanmak istersiniz.
İstiklal mahkemeleri hep hedefinizde oldu. Hanginizin dedesi oralarda yargılandı bilmiyorum ama belli ki yargılanan ihanet şebekelerinin çocuklarını yabancı istihbaratlar yalnız bırakmamış(!).. Cumhuriyete ve onun kurucusuna düşman olarak yetiştirmiş. Neden biliyor musunuz? Atatürk sadece emperyalizmi yenmedi, O aynı zamanda bütün mazlum milletlere umut ve rehber oldu. İşte küresel şeytanın çocukları bu yüzden Atatürk’ü hiç affetmedi.
Küresel şebekelerin iktidar yaptığı partinizin Tunceli üzerinden Atatürk’e saldırması benim için çok normal. Libya ve Suriye’de bu şeytanlar adına nasıl tetikçiliğe soyundu iseniz, Atatürk’ün ezeli düşmanlarının dostu olarak Atatürk’e elbette saldıracaktınız. Aksini düşünmek zaten şeytanın Adem Aleyhisselam’a secde etmesini beklemek kadar abes olur.
Madem bizim kahramanlarımıza laf etmişsin, bir iki kelamla senin kahramanlarından birini de size biz anlatalım:
Üstadınız Necip Fazıl Kısakürek Ankara’da müritlerinin olduğu bir mecliste "Bu millet mütefekkir yetiştirmez" buyurmuşlar!!!
Galip Erdem Üstad, “ ya mütefekkir değilsiniz, yahut da Türk değilsiniz” demiş. “ Birtakım şeylere duyduğunuz alerjinin sebebi şimdi anlaşılıyor” diye de ince bir gönderme yapmış.
Demek ki Türk alerjiniz üstadınızın alerjisi ile benzeşiyor(!)..
Hani Kılıçdaroğlu’na aşiretini soruyordunuz ya? Peki üstadınızın soyunu biliyor musunuz? Sevgili üstadınız baba yönünden Maraşlı olduğunu söylerken, anasının Giritli olduğundan neden hiç söz etmezdi cevaplar mısınız(!)?..
Kısakürek İstiklâl Marşının değiştirilmesi kampanyasına katılmıştır...
Dereceye giremeyince de yazdığı marşını(!) Büyük Doğu Marşı yapar. Sahi bu Büyük Doğu Maşrık-ı Â’zam'ın Türkçesi değil midir? Maşrık-ı Â’zam'ın ne olduğunu bilmiyorsanız, Masonluk Târihini araştırırsınız(!).. Bu nasıl bir kişilik bölünmesidir Sayın Erdoğan? Yıllarca Mehmet Akif üzerinden siyaset yapıp sömüreceksiniz, sonra da İstiklal Marşını değiştirmek isteyen, Akif’e İman ve Aksiyon dergisinde “Akif, İslam’ı anlamamış, satıhta kalmıştır” diye yazan Kısakürek’i “üstad” edineceksiniz. Sizin neyiniz gerçek bilmiyorum ki…
N. F. Kısakürek’in Cemâl Gürsele yazdığı bir mektup var ki, kendisine Üstâd diye tapanlara kapak olsun:
“Pek Sayın Cemal Gürsel,
Şu anda Balmumcuda nezâret altında bulunuyorum. Hiçbir suçumun olmadığı kanaatindeyim. Ama beni suçlu görüyorsanız, ben sizden ve şanlı Türk Ordusu mensuplarından özür dilerim.
Politikanın ne olduğunu artık anlamış bulunuyorum. Sizler en iyi müdâhaleyi yaparak güzel yurdumuzu kötü politikacılardan kurtardınız. Demokrat Parti kötü idâresiyle zaten bunu hak etmişti. Ben çok hastayım. Beni zindandan kurtarabilirsiniz. Esâsen nâmusum, şerefim üzerine yemin ederim ki, serbest kaldıktan sonra hayâtımın sonuna kadar politika ile ilgili hiçbir yazı yazmayacağım. Siz büyüklük gösterip de beni af edin, beni kurtarın, dâima sizlerin emrinde olacağım.”
Yukarıdaki mektup 15 Eylül 1968 tarihli EKSPRES Gazetesi’nden alınmıştır.
Kısakürek’in diğer mârifetlerini öğrenmek isteyenlere adı geçen gazetenin o günlerdeki nüshalarını karıştırmaları özellikle tavsiye olunur. Necip Fâzıl, İstanbul’da bir kumarhânede basılmış ve bu basılma aylarca gazetelere sermaye olmuştur. Istanbul Ekspres’in atmış olduğu bir başlığı hatırlatalım, bu başlık ta Erdoğan ve küfürcü tayfasına KAPAK OLSUN: “SÜPER MÜRŞİT NECİP FAZIL MUHABBET TELLALI ZURNİKLE KUMARHANEDE NASIL BASILDI?” İşte Erdoğan’ın tarih ustası N. F. KISAKÜREK…Kılavuzu karga olanın...
Zahide Uçar
27 Kasım 2011
Millet te mi Kuş beyinli?
Sadece kuşlar, hep aynı tuzağa düşerler çünkü kuş beyinlidirler!
11. Cumhurbaşkanı ve Devlet Kurucu Mustafa Kemal Atatürk'ün halefleri Sn. Abdullah Gül, İngiltere'deydi! Bu ziyaretin, Türk gönlümü inciten teferruatlarına dikkat çekeceğim!
Yandaş Basın'a göre bir Cumhurbaşkanı, Kraliçe tarafından "Krallar gibi" karşılandı, garipsedim!
Gül'ün teşekkür konuşmasındaki; "Birbirine geçmiş tarihimiz boyunca, şimdi ve geçmişte, ordularımız ortak düşmana karşı yan yana savaştı." cümlesi, dikkatimi çekti! İngiltere ile yanyana savaştığımız ortak düşmanları merak ettim ve tamamının Müslüman ülkeler olduğunu ibretle hatırladım, sessizce incindim!
Kraliçe 2. Elizabet'in, Bayan Gül'ün 15 cm'lik yüksek topuklu ayakkabılarıyla ilgilenmesi; "Dost başa, düşman ayağa bakar." atalar tesbîtini hatırlattı, biraz rahatladım!
Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı onuruna verilen yemek, 1867'de 144 yıl önce Sultan Abdulaziz'in ağırlandığı Buckingham Sarayı'nın Müzik Salonu'nda verildi. Fon müziği olarak İtalyan besteci Luigi Arditi'nin Sultan Abdülaziz'in İngiltere ziyareti vesilesiyle bestelediği "Sultan'a Övgü" adlı eseri ve Osmanlı marşları çalındı, sessizce yüreğim burkuldu!
Abdullah Gül, Türkiye'de hiç giymediği ve bu ziyaret için özel diktirilen frakını giydi!
Yakasında 2008'de Kraliçe'nin Türkiye'de taktığı "Diz Bağı Nişanı" vardı! Yandaş Basın bu nişanı; "İngiltere Yüksek Şövalye Nişanı" diye duyurdu. Oysa bu nişan, İngilizce adıyla "Knight Grand Cross of the Order of the Bath" yani, "Ulu Haç için Mücadele verenler"e takılan bir nişandı, yakamızdaki bu nişanla utandım, kahr'oldum!
Aynı "Diz Bağı Nişan"ın Osmanlı'nın demokratikleştirilerek parçalanıp yıkılması dönemlerinde Abdülmecit ve Abdulaziz'e de takıldığını hatırladım! Yine Abdulmecid'in "Diz Bağı Nişanı"nı hak etmek istercesine Haçlı zorlama/ dayatmasıyla ilan ettiği/ ettirdiği Tanzimat ve Islahat Fermanları'nı hatırladım! Bu hatırlama da bana, son Padişah Vahidettin'in bir İngiliz savaş gemisinin ambarına saklanarak Türkiye'den kaçtığı tarihin yıl dönümünde Abdulmecid'in resmi törenlerle anılmasındaki müthiş tesadüfü hatırlattı, ürktüm!
Tanzimat Fermanı ile azınlıkların Haçlı dayatma ve desteği sayesinde kazandıkları dokunulamazlık ve ayrıcalıklar ile günümüzün; AB ve ABD dayatması, Gece yarısı-Dikte Yasaları ile Ekümenlik isteyen intikamcılara, iş birlikçi bölücülere sağlanan dokunulamazlıklar, soykırımcı Haçlı çetelerinin karargâhları olan tarihin yüz karası kiliselerin onarılarak ibadete açılmaları arasındaki tıpatıp benzeşme tesâdüflerinden korktum!
Birinci Dünya savaşı öncesi senaryolarını hatırlatan; Osmanlı'nın Avrupalı Haçlılarla "ortak düşmana karşı yan yana" savaşma hevesine benzeyen ve ortak düşman(!) Müslüman Suriye'ye karşı ortak hazırlıkların yapıldığı günlerde, Rusya'nın savaş gemilerini Akdeniz'e demirlemesi ve Şam'ın; "Rus donanması Suriye sularında koruma amaçlı devriye görevi yapacak" açıklamasıyla; "Allah Allah!" diyerek endişelendim!
Rusya'nın; "Avrupa'da konuşlandırılacak NATO füze kalkanı sisteminin Moskova'nın endişeleri giderilmeden hayata geçirilmesi halinde, füzelerini söz konusu savunma sistemine doğru yönlendireceği tehdidi"ni ciddiye aldım!
Haçlı Avrupa ve ABD'nin onlarca yıl pohpohlayıp nişan üstüne nişan verdiği, Avrupa'nın göbeğinde Bedevi çadırını kurmasına göz yumduğu ve sonra birini astırıp, diğerini linç ettirdiği Müslüman Arap Ülkeleri Liderleri'ne yaptıklarıyla Abdullah Gül'e yapılan sırt sıvazlayıcı, nişanlarla ödüllendirilerek pohpohlamalar arasındaki benzeşmeyi göremeyenlere kızdım!
Hepsinin üzerine tuz-bibercesine bir de Abdullah Gül'ün, Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu'nun İnternet sitesinde, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterilmiş olduğunu da hatırlayınca kendi kendime, yüksek sesle; "Ey Vah! Yoksa millet te mi kuş beyinli?" deyiverdim...
Mustafa ASLAN - 24 Kasım 2011
23 Kasım 2011
Öğretmen olmak...
Oysa öğretmen olmanın ne olduğunu onlar nereden bilecekler. Nasıl bilsinler ki elinde eldiveni olmayanın minik avuçlarını ellerimizde ısıttığımızı, ayağında çizmesi olmayanla üşüdüğümüzü, yağmurda şemsiyesi olmayanla birlikte ıslandığımızı, karnı aç olanla aç, harçlıksız olanla harçlıksız olduğumuzu. Evdeki gibi bir iki değil, okulda otuz kırk çocuğa daha anne baba olduğumuzu. Onlara şefkat, merhamet ve sevgi gösterdiğimizi. Öksürmekten ciğerlerimiz ağzımıza gelse de doktora gitmeye zaman bulamayıp, günlerce hasta hasta gezip ayakta hastalığı atlattığımızı. Zorunlu olarak olmamız gereken ameliyat için bile yaz tatilini beklediğimizi. Öğrencilerimizden rengi soluk olanın bile dikkatimizden kaçmayıp, onlara çare olabilmek için çabaladığımızı nerden bilecekler.
Öğretmen olmak, göz yaşlarını dindiremediği için küçük Zeynep’in, geceyi uykusuz geçirmek değil midir? Yoksulluğundan dolayı rencide etmeden minik Mehmet’in üstünü başını düzebilmek, öğretmen olmak değil midir? Öğretmenlik, sağ elin verdiğini sol ele duyurmadan,bir sürü bahane bularak ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatmak değil midir? Öğretmen olmak, “Halkım cahil kalmasın!” derken, kendi çocuklarımızın eğitimini mecburen değişik illerde, değişik okullarda tamamlatabilmektir. Öğretmen olmak, “Ülkemin çocukları okusunlar!” diye evinden ve ailesinden kilometrelerce uzaklarda yolsuz, köprüsüz, susuz köylere gitmek, sele kapılmak, çığ altında kalmak, deprem enkazında can vermek, gerektiğinde, terör tehdidine inat, İstiklal Marşı’nı gururla söyleyip inandığı dava uğrunda bir gönderde bayrak olmaktır.
Atalarımız, öğretmenlere gereken önemi hep vermişlerdir. Zira, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” diyen bir din anlayışı öğretmene saygıdan başka ne sunabilir ki? Çağ açıp, çağ kapatan Fatih, İstanbul’u aldığı zaman, Bizanslı kadınlar, kızlar korku ve merakla şehre giren padişahı karşılayıp, çiçek vermek istemişlerdir. Padişah sanarak çiçek uzattıkları Ak şemsettin, “O’na verin.” diyerek padişahı işaret ettiğinde, Fatih: “Siz çiçekleri asıl ona sunun, evet padişah benim ama o benim hocamdır.” diyerek öğretmenine saygıya dikkat çekmiştir. Yeryüzünü titreten Yavuz, hocasının atının ayağından kaftanına çamur sıçraması üzerine: “Alimin atından sıçrayan çamur, bizim kaftanımıza süs olur.” diyerek öğretmenine saygı göstermiştir. Öğretmenlik, emek ister, öğretmenlik, karşılık beklemeden sevmeyi gerektirir. Öğretmenlik, verdiği emeğin sonucunu yıllar sonra görebilecek kadar sabır gerektirir ve öğretmenlik, mum misali etrafımı aydınlatayım derken kendisini bitirmeyi göze almak demektir.
Öğretmenler gününde tüm eğitim camiasının öğretmenler gününü kutlar görevlerinde kolaylıklar dilerim.
Görevi başında şehit olan meslektaşlarımıza Allah’tan rahmet dilerim.
Unutmayalım ki gelecek, fedakar öğretmenlerin yetiştirdiği nesillerle kurulacaktır.
Ne mutlu geleceğin mimarı olan öğretmenlerimize…
Nihat AN
7 Kasım 2011
Diktatörlük...
Atatürk için “Diktatördü” diye buyurdu ya; aykırı sözlerle şöhret peşinde koşan kadın gazeteci... Ona “diktatör”ü ve “diktatörlüğü” anlatmaya çalışacağım bugün...
- Diktatörlüklerde muhalefete tahammül edilmez, “Hadi oradan, hadi oradan” denilir.
- Diktatörlüklerde yargı bağımsız değildir. Çünkü bağımsız yargıçlar cezalandırılmış ve meslek dışına itilmiştir.
- Diktatörlüklerde savcılar halkın değil, iktidarın savcısıdır.
- Diktatörlüklerde kitap, dergi, gazete toplatılır.
- Diktatörlüklerde basılmamış kitaplar (!) bile toplatılır. Bu basılmamış kitapların basılmamış kopyalarını bulunduranlar suçlu ilan edilir.
- Diktatörlüklerde fabrika değil, bol bol adalet sarayı ve cezaevi yapılır.
- Diktatörlüklerde gazeteciler, aydınlar, bilim adamları, öğretim üyeleri, rektörler, parti yöneticileri, baş eğmeyen komutanlar, hukukun üstünlüğüne ve yargı bağımsızlığına sahip çıkan hukukçular, sivil toplum örgütlerinin yöneticileri cezaevine konulur.
- Diktatörlüklerde parasız eğitim isteyen gençler bile cezaevine konulur.
- Diktatörlüklerde millet sizi vekil bile seçer ama siz yine de cezaevinden çıkamazsınız.
- Diktatörlüklerde yargılamalar, cezaevinin içindeki özel duruşma salonlarında yapılır.
- Diktatörlüklerde savcılar binlerce sayfalık iddianame yazabilir ama sanıkların savunma hakları kısıtlanır.
- Diktatörlüklerde uydurma ve sahte belgeler havada uçuşur.
- Diktatörlüklerde iddia makamı iddiasını ispat etmez, sanıklar suçsuzluklarını kanıtlamak zorunda bırakılır. “Gizli tanık” ifadeleriyle kalem kırılır.
- Diktatörlüklerde cezaevlerindeki tek kişilik hücreler bile “başkent”e görüntü aktaran kameralar tarafından 24 saat izlenir. Cezaevlerinde maddi ve manevi işkence yapılır.
- Diktatörlüklerde gazete, dergi dağıtan çocuklar tutuklanır, işkencede ölür.
- Diktatörlüklerde muhaliflerin tutukluluk süreleri o kadar uzatılır ki, cezaya dönüşür.
- Diktatörlüklerde azılı katiller ve dolandırıcılar bile eğer yandaş ise, en fazla bir-iki ay içeride misafir edilip ağırlanır, sonra serbest bırakılır.
- Diktatörlüklerde sadece cezaevleri değil, mahkemelerin duruşma salonları bile “başkent”e görüntü aktaran kameralarla donatılır. Duruşmaları “başkent”ten izleyen yetkililer, “bağımsız” görünümlü savcıların kulağına soru fısıldar ve sorulmasını ister.
- Diktatörlüklerde yasalar, sadece muhalifleri bağlar.
- Diktatörlüklerde “bizimkiler” ve “onlar” vardır. “Onlar”; iş bulamaz, göreve atanmaz, iş kuramaz, çocuklarını dershaneye göndermek için kredi alır ve ödeyemeyince intihar eder. “Bizimkiler”in çocukları hep hastadır; askerlik yapamaz... “Onlar”ın çocukları, üç haftalık eğitimle cepheye sürülür.
- Diktatörlüklerde herkesin telefonu dinlenir, internetteki yazışmaları izlenir, girdiği siteler kaydedilir. İnternet siteleri kapatılır.
- Diktatörlüklerde aykırı ses veren basın-yayın kuruluşlarına ağır vergi cezaları yağdırılır. Gazete ve televizyonların yöneticilerine sık sık “ayar” çekilir.
- Diktatörlüklerde yolsuzluklardan, usulsüzlüklerden, diktatörlerin ailelerinin köşeyi dönme öykülerinden söz edilemez. Edenin hayatı söndürülür!
- Diktatörlüklerde “saray soytarılığı” kurumu olur ve bu kadro silikonlu, botokslu şarkıcı tayfası tarafından gönüllü olarak doldurulur.
- Diktatörlüklerde sadece yandaş medya değil; yandaş sermaye, yandaş sivil toplum örgütü, yandaş baro, yandaş bilim insanları yaratılır ve desteklenir.
- Diktatörlüklerde dinci oluşumlar, tarikatlar ve cemaatler özenle korunur ve desteklenir.
- Diktatörlüklerde sendikalar ya yoktur ya da göstermelik olarak vardır.
- Diktatörlüklerde işçiler, öğrenciler hak arama eylemi yapamaz, bunun için sokağa çıkamaz.
- Diktatörlüklerde ille de gösteri yapmak isteyen eylemciler önce biber gazıyla uyarılır, sonra da kışın ayazında buz gibi havuzlara atılarak kendilerine getirilir.
- Diktatörlüklerde kadınlar, Dünya Kadınlar Günü‘nde polis tarafından saçlarından sürüklenerek götürülür.
- Diktatörlüklerde karikatür bile yasaklanır, çizenin canına okunur!
- Diktatörlüklerde diktatör her gün bıkmadan konuşur. Bazen günde beş kez konuşur. Ama asla dinlemez. Hatta kendi davetiyle toplanan parlamentonun gizli oturumunda konuşulanları bile dinlemez.
- Diktatörlüklerde devlet yoksul halktan, ödeyebileceğinin çok üzerinde vergi alır. Bu paranın küçük bir bölümüyle göstermelik işler yapar ve göz boyar; kalanını kamu ihaleleriyle yandaşlara aktarır.
- Diktatörlüklerde sık sık “asılsız ihbarlar” yapılır.
- Diktatörlüklerde bu asılsız ihbarlar gerekçe gösterilerek, devletin en gizli odalarına bile girilir, buralarda elde edilen bilgiler yandaş medyaya aktarılır.
- Diktatörlüklerde “özgürlük”, “demokrasi”, “laiklik”, “adalet” gibi kavramlardan çok sık söz edilir ve bu kavramların içi boşaltılır. Hiçbir diktatör, diktatör olduğunu kabul etmez, demokrat geçinir.
- Diktatörlüklerde ülkeyi yönetenler, önlerinde eğilmeyen herkesi azarlar.
- Diktatörlüklerde kutlama yapmak halka yasak, diktatör ve adamlarına serbesttir.
- Diktatörlüklerde bazı şarlatanlar televizyonlara çıkıp, ülkenin kurucularına “diktatör” diye hakaret edebilir...
Çok şükür ki (!) bugün bunları yaşamıyoruz... İşte bu yüzden, “Atatürk diktatördü” diyen o kadın yazar, “gerçek diktatörlük” nedir bilmiyor... Kusurunu affedin!
Mustafa Mutlu
15 Ekim 2011
Hayatın içinden bir mektup..
Ben dürüst, hiç kanuni suç işlememiş, vergisini muntazam ödeyen,trafik kuralları dahil her türlü kanun ve kurala uyan bir vatandaşım.
Bir şahsa hakaretim bile yoktur...
Ama başkaları tecavüz ediyor, alkollü araba kullanıp sakat bırakıyor, insan öldürüyor, hırsızlık yapıyor. v.s.. .
Ben onları vergimle hapishanede besliyorum ve çıktıklarında da mutlaka onlara iş veriyorum, ayrıca aramıza alıyorum ki tekrar tecavüz etsinler, sakat bıraksınlar, öldürsünler.
Ben de düşünüyorum, akıl ediyorum ve sistemde yanlışlar buluyorum.
Sivil Toplum Kuruluşlarıyla çalışıyorum, yazıyorum, oy veriyorum.
Ama başkaları bölüyor, dağa çıkıyor, bomba atıyor, ağlamayana meme yok diye kırıyor, döküyor ve öldürmeye devam ediyor.
Ben onların maaşını ödüyorum, liderlerini besliyorum ve kardeşlerimi öldürdüğü için affetmeye zorlanıyorum.
Ben tek çocuk sahibiyim. Doğuramadığım için değil. Sevgimi, ilgimi, bilgimi ve maddi gücümü en iyi şekilde bu insana yatırıp, onu onlarca insana bedel, akıllı, manevi değerler üretebilen ve yaşatabilen, kutsal sisteme saygılı bir insan yapmak istediğim için...
Ama başkaları 10’larca çocuk dünyaya getiriyor. Korunamadıkları için değil.
Sayısal üstünlük sağlamak için. Sevmiyorlar, ilgilenmiyorlar. O çocuk dağa çıkıyor, o çocuk kapkaç yapıyor, o çocuk tinerci oluyor, o çocuk okumadığı için özgür olamıyor ağasına maraba oluyor yada bakamadıkları için dedesi yaşındaki birisine 13 yaşında satılıyor ve 14 yaşında o da doğurmaya başlıyor...
Sonra benden o insanlara merhamet duymamı ve benden alınan vergiler onları beslemeye yetmediği için ayrıca çocuklarını okutmamı istiyorlar.
Ben marabaların kızlarını okutayım ki ağaları kendi kızlarına kilolarca altın takılan 40 gün 40 gece düğünler yapabilsin.
Evlerini ısıtıyorlar benim vergilerimle ya da kim bilir o kömürleri satıp sigara parası yapıyorlar.
Oysa ben bu kış zamlı doğal gazı nasıl ödeyeceğimi düşünüyorum.
Onlar 10’ar 10’ar doğurduğu için işsiz kalıyorlar ve batıdaki fabrikaları doğuya taşımaya zorluyorlar.
Öyle ya merhamet etmek lazım. Batıdakiler işsiz kalsa da olur malum onların sesi çıkmaz.
Oysa toprak reformu, aşiretleri çözmek kimsenin işine gelmiyor, çünkü oy için 10 000 insanı ikna etmek kolay değildir ama ağasını ikna etmek kolaydır.
Ben daha maaşımı almadan vergim kesiliyor...
Ama başkaları vergi ödemiyor ve sık sık affediliyor.
Benim maaşım belli.
Ama stadyumda sünnet düğünü yapanın geliri nasılsa belli değil.
Oysa biz evlendiğimizde düğün bile yapamadık.
Biz evlendiğimizde alacağımız mobilyalarla doğaya zarar vermişizdir endişesi ile nikaha gelen
herkese şeker yerine yüzlerce ağaç fidanı dağıttık, doğadan aldığımızı doğaya geri verelim diye...
Ama başkaları ormanı yakıp yerine ev yaptılar, sattılar, kiraladılar, zengin oldular ve 2B ile af oldular.
Benim babam ev alabilmek için 12 sene aynı işçi parkası ve pençeli ayakkabısı ile gezdi.
Çok şükür şimdi evleri var...
Ama başkalarının babası devletin arazisi üzerine gecekondu yaptı şimdi mütahit'e sattı ve bir sitede 60 dairesi var.
Ben dişimi fırçalarken suyu devamlı kapatıyorum. Meyve yıkadığım suyla balkonu yıkıyorum..v.s. Malum suyu israf etmeyeceğiz ya...
Ama başkaları golf sahaları yapıp çimleri için tonlarca su kullanıyor.
Yada bir yerlerde kaçak kullanıp para vermiyorlar.
Ben bakanımızın da tavsiyesine uyarak saçımı havluyla kuruluyorum.
Ayrıca Maliye bakanımızın kızına katkısı olsun diye evlerimizi tasarruflu ampullerle donatıyoruz. A+ makinelerimiz var...
Ama başkaları kaçak elektrik kullanıyor ve faturalarını ben ödüyorum.
Ben sağlık sigortamı istemesem bile ödüyorum,ama başkaları yeşil kartla gidip benim paramla muayene oluyorlar.
Gerçekten ihtiyacı olana son kuruşuna kadar helal olsun. Ama bu ülkede kaç milyon yeşil kartlı var? Kaçı hak ediyor ?
Ben sabrediyorum, bir yaratıcının var olduğuna bunların bir imtihan olduğuna inanıyorum. Ben doğru yol, iyi işten hedef ne olursa hiç bir gerekçe ile (cihad, takiye..vs) her ne olursa olsun taviz vermiyorum.. .
Ama onlar takiye diyor, cihad diyor, bu daha iyi diyor, uyduruyor, dini bölüyor, kullanıyor.
Öyle uzun ki bu liste... biliyorum uzun yazıları okumayı sevmiyorsunuz.
Her türlü adaletsizliğe rağmen doğru bildiğim yoldan asla dönmeyeceğim.
Çok sevdiğim bir fıkra ile bitireyim:
Adamın biri dünyada hiç kimseye bir kötülük yapmamış, her türlü kurala uymuş, içmemiş, zina yapmamış, uyuşturucu kullanmamış, kimseyi pataklamamış.
Neyse bir gün ölmüş büyük bir sevinç ve beklenti ile sorgu meleğinin önüne gelmiş.
Melek sormuş : içmemişsin, kul hakkı yememişsin
Adam : evet
Melek : Kimseye el bile kaldırmamışsın
Adam: evet
Melek : Kendi karından başkasına yan gözle bile bakmamışsın
Adam : evet
Onlarca sorudan sonra sorgu meleği yanındaki meleğe dönerek : bir çift kanat getirin
Adam heyecanla : Melek oluyorum değil mi?
Melek : hayır kaz oluyorsun...
Fıkradır ama doğruyu söylemek gerekirse korkum kaz olmaktır.
Bir T.C. vatandaşı...
15 Eylül 2011
Gerçekler saklanamıyor...
Mustafa Kemal gerçeğini ne kadar inkar edeceksiniz daha,öylesine büyük ki saklanamıyor,üzeri örtülemiyor,ışığı her yerden görünüyor..
3 Eylül 2011
Bir kadın Gazetecinin feryadı..
Müyesser Yıldız'ın açık görüşte ailesine verdiği mektubu okurken bu ülkenin ne hale getirildiğini bir kez daha düşünün!!!.
Eşimi, oğlumu bayram namazına gönderip, kimseye kahvaltı hazırlayamadım. Ya ne yaptım, önce bol bol beddua ettim. Bilgisayar tuşlarına basıp, insanlara komplo düzenleyen o parmakların birer birer dökülmesini diledim.
Bol bol düşündüm bayram sabahı. Önce Deniz Feneri savcılarının görevden alınmasını. Deniz Feneri savcıları "yapılmamış" itiraz gerekçe gösterilerek görevden alındı.
Ölsem unuturlardı
Neden kimsenin aklına benim "Savcım" Zekeriya Öz gelmedi. Onun hakkında dava açmıştım. Beni gözaltına alıp, tutuklattı. Feryat ettim, ama HSYK hiç duymadı. Evet bir süre sonra "Ergenekon" soruşturmasından alındı ama terfi ettirildi.
6 aydır Silivri'deyim. Ölmüş olsam, kabullenme başlayacak, herkes yavaş yavaş normal hayatına dönecekti. Şimdi öyle mi; her ziyaret yeni bir ızdırap, bizsiz yedikleri her lokma haram!. Bunu bilmek görmek ise en büyük zulüm.
Ayrılık günü
Ayrılık ölümden zor ise, ölüm günümü değil ama ayrılık günümü bilmek isterim.
Mesela Başbakan Erdoğan, cezaevine gireceği günü biliyordu. Bir onların son gecesini son gününü düşündüm, bir de kendiminkini... Hatırlayamıyorum ki!.. Sadece Alzheimer olan anneme yemek yedirdiğimi, altını değiştirip onu yatırdığımı biliyorum.
Eşime, oğluma yemek bile hazırlayamadan yorgun argın kendimi yatağa attım herhalde. Ve ertesi sabah evim basıldı.
Emniyete götürürlerken, "Anneme bir uğrasam, son kez görsem, öpsem" dediğimi biliyorum polislere. Duymadılar bile!..
Eşimi, oğlumu bayram namazına gönderip, kimseye kahvaltı hazırlayamadım. Ya ne yaptım, önce bol bol beddua ettim. Bilgisayar tuşlarına basıp, insanlara komplo düzenleyen o parmakların birer birer dökülmesini diledim.
Bol bol düşündüm bayram sabahı. Önce Deniz Feneri savcılarının görevden alınmasını. Deniz Feneri savcıları "yapılmamış" itiraz gerekçe gösterilerek görevden alındı.
Ölsem unuturlardı
Neden kimsenin aklına benim "Savcım" Zekeriya Öz gelmedi. Onun hakkında dava açmıştım. Beni gözaltına alıp, tutuklattı. Feryat ettim, ama HSYK hiç duymadı. Evet bir süre sonra "Ergenekon" soruşturmasından alındı ama terfi ettirildi.
6 aydır Silivri'deyim. Ölmüş olsam, kabullenme başlayacak, herkes yavaş yavaş normal hayatına dönecekti. Şimdi öyle mi; her ziyaret yeni bir ızdırap, bizsiz yedikleri her lokma haram!. Bunu bilmek görmek ise en büyük zulüm.
Ayrılık günü
Ayrılık ölümden zor ise, ölüm günümü değil ama ayrılık günümü bilmek isterim.
Mesela Başbakan Erdoğan, cezaevine gireceği günü biliyordu. Bir onların son gecesini son gününü düşündüm, bir de kendiminkini... Hatırlayamıyorum ki!.. Sadece Alzheimer olan anneme yemek yedirdiğimi, altını değiştirip onu yatırdığımı biliyorum.
Eşime, oğluma yemek bile hazırlayamadan yorgun argın kendimi yatağa attım herhalde. Ve ertesi sabah evim basıldı.
Emniyete götürürlerken, "Anneme bir uğrasam, son kez görsem, öpsem" dediğimi biliyorum polislere. Duymadılar bile!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





